Hakkımda

Fotoğrafım
"...Zaman akıp gider... An kalır.. Bu fotoğrafın sihridir..."

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Fotoğraf Sanatı ve Sinema

























Yüzyılımızın çocukları fotoğraf ve sinema, kan hısımı sayılırlar. İki üç kuşak ötede ataları birleşir. 19.yüzyılda yaşayan J.M. Daguerre, 17. yüzyılda yaşayan Rahip Athanasius Kircher ve 16. yüzyılda yaşayan Leonardo Da Vinci her iki sanatın da gerçek atalarıdır. Bu nedenle soyadları da aynıdır. "Photographie" ve "Cinematographie" 

Fotoğraf, geleneklerine daha bağlı olduğu için soyadını kullanmaya devam ediyor. Buna karşılık biraz "amerikanize" olan sinema, soyadını hiç kullanmıyor. Hatta sosyete hanımlarının adlarını kısaltıp "Fifi" oldukları dönemde kendini kısaca "Sine" diye tanıştırıyordu. Günümüzde bu iki kuzenin durumu, Korsika'lı düşman kardeşler'e benziyor. Hem çekişiyorlar, hem de tümüyle vazgeçemiyorlar birbirlerinden.

Yüzyıl başında, sanatlar "Ulusal Bağımsızlık Savaşları"na girişmeden önce, Fotoğrafın da, sinemanın da durumu oldukça acıklıydı. Her ikisinin de başlıca kaygısı, tekniklerini geliştirmek, eski ve adlarına "ana sanatlar" denilen disiplinlere benzemekti. Fotoğraf, resim sanatına özenerek onun yerini almaya çalışırken, sinema, "tiyatro"nun peşindeydi. Yüzyıl başı fotoğraf portreleri ile geçmiş yüzyılların ressamlarının boyadıkları Kont, Kontes, Prens ve Lady portreleri arasında büyük benzerlik var. Sinema ise, günün tutulan tiyatro oyunlarının çoğunu perdeye yansıtıyordu. Bu yüzden adına "theatre filme" denilen tür doğduğu gibi İngiltere'de sinema salonlarının adı gene "tiyatro" oldu.

Yeni sanatların serüveni ile sömürge ülkeleri halklarının toplumsal ve ideolojik gelişmesi arasında büyük benzerlikler var. Başlangıçta batılı sömürgecilerin yarattığı ve tümüyle onlara benzemeye çalışan bir "yerli azınlık" görüyoruz bu ülkelerde. Ancak batıdan sömürü, baskı ve horgörme ile birlikte yeni düşünceler de geliyor. İkinci aşama da, "Ulusal Bağımsızlık Hareketi" güç kazanıyor. Bu kez Fanon'un "Lanetliler"inde belirttiği gibi sömürülen ülke halkı siyasal-kültürel bağımsızlık tutkusu ile yabancı olan herşeye karşı çıkıyor. Ulusal bilinç, "yabancı düşmanlığı" (Xenophobie) ve Şovenizm"le karıştırılıyor. Üçüncü aşama ise, bağımsızlık hareketini sosyalizm ile birlikte götürebilen ülkelerde, "enternasyonalizm"e yeni ve sağlıklı bir devrimci sıçrama ile ulaşılması, bir senteze varılmasıdır. Ülke bağımsızdır ama başka ülkelerden soyutlanmış değildir.

Halklar arasında eşit ve güçlü alışverişler, dayanışmalar, ortak savaşın platformları oluşur. Diyalektik bir süreçtir bu. Fotoğraf ve sinema sanatları için de böyle olmuştur. Başlangıçta öbür sanatlara benzemeye çalışan bu sanatlar, sonra bağımsızlıklarını ilan etmişler, kendi anlatım araçlarını, kendi kural ve kuramlarını geliştirmişlerdir.

Resme benzeyen öğeler fotoğraftan atılırken sinema kendini tiyatrodan, edebiyattan, operadan tümüyle kurtarmaya çalışmıştır.

Oysa bugün bu dönem çoktan, 1930'lardan, aşılmıştır. Gerçi geç intikal eden kimi sanatçı ve teorisyenler, hala ikinci dünya savaşını sürdüren Japon askerleri gibi kendi sanatlarını öbürlerinden kahramanca ayırma savaşındadırlar. Ama ne kurumsal ne de pratik dayanakları kalmamıştır. Bugün görüntü'ye, ses'e, söz'e, renk ve biçime dayanan sanatlar arasında inanılmaz ölçüde alışveriş vardır. Çünkü bu sanatlar, bağımsızlığını gerçekten kazanmış ülkeler gibi, kendilerinden emindirler. Kendilerini ille de kabul ettirme karmaşası içinde değildirler. Çünkü kabul edilmişlerdir. Şimdi yeni hedefler peşindedirler ve bu amaçla her sanatın tekniğinden anlatım gücünden, kendi lehlerine yararlanırlar.

























Sinema ile fotoğraf arasındaki alışveriş teknik nedenlerden ötürü biraz tek yönlüdür. Hareket edemeyen fotoğraf, sinema'dan herhangi bir ölçüde yararlanacak durumda değil. Buna karşılık temelde aynı tekniği kullanan sinema'nın fotoğraf sanatı ile sayısız ilişkileri var.

Önce sinema'nın "apayrı bir sanat" olduğunu savunmak gereğini duyanlar için, onları yatıştıracak bir ilkeyi belirleyelim; Sinema hiç kuşkusuz yan yana getirilmiş "güzel fotoğraflar dizisi" değildir. Ama zaten fotoğraf sanatının kendisi de bugün "güzel fotoğraf" anlayışının çok ötelerindedir.

İlişki önce sanatçılarda görülüyor. Bunalım yıllarının Amerikan gerçeğini çarpıcı bir belgesellikle saptayan Paul Strand'ı ben büyük bir fotoğrafçı olarak tanırım, sinema meraklıları da sinemacı. Cunningham, Weston, Evans gibi büyüklerin çağdaşı olan Strand, "Alvarado İsyancıları", "Toprağı Yaran Pulluk" gibi filmleriyle sinemanın ölümsüzleri arasına girmiştir. Ülkemizde İlhan Arakon'u hangi sanattan sayacağız? Her iki alanda da usta işi yapıtlar vermiş olan Arakon, fotoğrafla sinemayı en iyi uzlaştırmış kişilerden biridir.

Bizde değil ama, bütün çok gelişmiş ülkelerde, kollektif bir sanat olan sinemanın yaratıcılarından birinin adı "Fotoğraf Direktörü"dür.

Sinema, fotoğrafın teknik gelişimlerini büyük bir uysallıkla izler. Fotoğraf makinelerine ve emulsion'a laboratuvar işlemlerine getirilen her yeni teknoloji, sinemada yankılar bulur. Renkli film, aşırı duyarlı emulsion, teleobjektif, laboratuvar deformasyonları vs. sadece hatırlanması gereken örneklerdir.

Ama asıl yakınlık teorik-estetik plandadır. Eisentein 1930-40'larda "Film Form - Film Sense" te sinema fotoğrafının temel niteliklerini araştırırken fotoğraf sanatının kendisi için de önemli açıklamalar getirmiştir. Fotoğraf çerçevesinin düzenlenişinden doğan hareket, yatay, dikey, diagonal çizgilerin anlamları, tonların önemi, sağ ve sol köşe sorunları hiç kuşkusuz sinemanın olduğu kadar fotoğrafın da sorunlarıdır. Günümüzde gene önemli bir yazar, Raymond Durgnat aynı sorunlara eğiliyor, fotoğrafın temel eğilimleri ile sinemanınkileri birlikte inceliyor. Özellikle fotoğraf ve sinemada hacim, derinlik, mimari yapı sorunları Durgnat'ın araştırma konusu.

Sinemada fotoğraf, zaman zaman doğrudan, "fotoğraf yapıtı" olarak işe yarıyor. Birçok filmde (özellikle belgeselerde) kullanılan durak kareler doğrudan fotoğraf olayıdır. Eisenstein'ın "Bejin Çayırı" tümüyle fotoğraflardan meydana getirilmiş (zorunluluktan da olsa) bir başeserdir.

Günümüzde sinema, fotoğrafın ulaştığı yeni anlatım tekniklerini başarıyla kullanıyor. Deneysel, hatta klasik yapıdaki filmlerde solarizasyon, sertleştirme ve benzeri laboratuvar işlemlerinin kullanıldığını görüyoruz.

Sonuç olarak yineleyelim; Sinema, "güzel fotoğrafların yanyana getirilmesi" değildir. Ama fotoğraf sanatı da bugün "güzel fotoğraf" peşinde değildir. Kaldı ki sinema, "kötü fotoğrafların yanyana getirilmesi" hiç değildir. Öyleyse, sinema sanatının gelişmesi ile yakından ilgisi vardır. Yeter ki sanatçı, hangi tekniği niçin ve nerede kullancağını iyi bilsin...
                                                                                                                                                                                                   Ky: Onat Kutlar, Y.F.Derg., 



















                                                                                                                                            


21 Temmuz 2010 Çarşamba

Fotoğrafı Yakalamak: “Resimli Hikaye”

























Resimli hikaye, kulağa ne kadar hoş geliyor değil mi? Fotoğraf çekiyorum yerine resimli hikaye oluşturuyorum denilse nasıl olur acaba? Ülkemizde hak ettiği ilgiyi göremeyenf fotoğrafçılığa gösterilen ciddiyet azalır mı, yoksa artar mı bilmiyorum. Ama ben soranlara resimli hikaye oluşturuyorum derken, karşımdaki kişinin gözlerindeki şaşkınlığı görmekten mutluluk duyuyorum. Peki resimli hikaye dediğimiz şey gerçekte nedir?

Bazen karşımıza çıkan bir tek fotoğrafın kompozisyonunda öyle bir canlılık ve zenginlik olur, konusu dışarıya doğru öyle bir güçle fışkırır ki, bu tek fotoğraf, tek başına bir hikaye sayılabilir. Ama bu sıkça rastlanan bir olay değildir. Birarada oldukları zaman konuyu kıvılcımlar saçarcasına yansıtan unsurlar, genellikle ya yer, ya da zaman açısından dağınık halde bulunurlar. Bunları zorla biraraya getirmek bir mizanseni gerektirir. Ama öte yandan, konunun esasını ve saçtığı kıvılcımları ayrı ayrı fotoğraflamak olanağı vardır ki, işte resimli hikaye denilen şey budur.

Resimli hikaye oluşturmak için fotoğraf sanatçısı, çevresinde oluşan görüntüler demedinden belli bir kareyi seçip ayırırken, bir yandan dünya görüşünü dile getirmiş, öte yandan bu görüşü en uygun görsel biçimlerle tanımlamış olur. Bunu yaparken fotoğrafın sadece teknik kısmını bilmek yeterli değildir. Üniversitedeki birinci senemin ilk fotoğraf dersinde hocamın sorduğu; “Görmekle, bakmak arasındaki fark nedir?” sorusuna verdiğim cevap,Bakmak görmek değildir. Makinenin nasıl çalıştığı ve diğer teknikler bir kaç hafta içinde öğrenilir. Asıl önemli olan görmesini bilmektir. Görmek içinse ışığın farkında olmak gerekir.” dediğimde Fransız yazar ve fotoğrafçı Felix NADAR’ın, 1857 yılında söylediği; “Fotoğrafçılığın kuramı bir saatte, ilk pratik kavramları ise bir günde öğrenilebilir. Öğrenilemeyen ışık duygusudur.” cümlesinden haberdar değildim. Fotoğrafın salt teknik bir yetkinlik sorunu olarak ele alınması, ya da öyle algılanması, kalıcı fotoğraf için yeterli bir koşul değil. Asıl önemli olan, bu yetkinliğin aracılık yaptığı dünya görüşünü, doğa yorumunu ortaya koymak; doğadan ayıklanacak görüntüyü ya da görüntü demetlerini seçip ayırtmak. Dahası, kişilikçi bir senteze ulaşmanın yollarını, olanaklarını, gerçek bir sanatçı tavrıyla araştırmak, gözlemlemek gerekmektedir.

Hikayeye Dikkatli Yaklaşmalıyız
 
Ele aldığımız resimli hikaye ne olursa olsun, ona yaklaştığımız sırada bir yabancı sayılırız. Bu yüzden konuya dikkatli biçimde yaklaşmak zorundayız. Sağı solu itip kakarak, fotoğraflamak istediğimiz mekanın atmosferini bozarak hiç bir yere varamayız. Bu meslek fotoğrafçının, fotoğrafını çektiği kişilerle kurduğu ilişkiye öylesine bağlıdır ki, bu ilişkideki bir hata, yanlış bir söz veya davranış herşeyi yıkabilir. Fotoğrafı çekilen kişi kendini herhangi bir nedenle tedirgin hissediyorsa, hikayenin ruhu hemen uzaklaşır, fotoğraf makinesinin ulaşamayacağı bir yere kaçar.İnsanların tepkileri ülkeden ülkeye, hatta bir sosyal gruptan bir diğerine değişmektedir. Bu yüzden de fotoğraf çektiğimiz mekanın atmosferine ayak uydurulmalı, oradaki insanlardan biriymiş gibi davranılmalıdır. Tabii fotoğrafı yakalamak istiyorsak…

Baktığımız Herşey Bir Hikaye Olmayabilir

Çevremizdeki herşey bizlere doğal halleriyle bile çok zengin malzeme sunarlar. Bu yüzden fotoğrafçının her gördüğünü fotoğraflamak hevesine yenilmemesi gerekir. Fotoğrafçı, çalışmaya başladığı zaman tam olarak ne yapmak istediğinin bilincinde olmalıdır. Bazen belirli bir durumun ya da görünümün en güçlü fotoğrafını daha önce çekmiş olduğunuz duygusuna kapılabilirsiniz. Fakat buna aldırmadan, çekmeye devam edersiniz. Çünkü söz konusu durumun, görünümün nasıl oluşacağını önceden bilme olanağınız yoktur. Oradan ayrılmamak ve durumun unsurları belki tekrar ana konudan dışarı taşar diye beklemek zorundasınız. Fakat bunu yaparken de makineli tüfeği ateşler gibi durmadan fotoğraf çekmekten kaçınmak gerekir. Dijital çağı koşarcasına yaşamaya başladığımızdan beri çoğu fotoğrafçının film yerine hafıza kartını tercih etmesi, çekilen fotoğraf sayısının artmasına neden olmuştur. Yani 36 pozluk bir filmle çekim yaparken sergilemiş olduğumuz tutumumuz, hafıza kartı kullanıldığında fazlasıyla bonkörleşiyor.

İnsan hayatında yüz fotoğraf çekse, çok büyük fotoğrafçı sayılmalıdır. Bir fotoğrafçıdan geriye yüz fotoğraf kalması çok büyük bir şeydir. Bir romancı içinde böyledir. Hugo’dan geriye ne kalmıştır? Cervantes sadece bir roman mı yazmıştır, ama sadece Don Kişot kalmıştır. Ben yirmi-otuz fotoğrafla insanların aklında kalırsam kendimi büyük bir iş yapmış sayarım, diyen Ara Güler bu durumu çok güzel bir şekilde özetlemiş olmuyor mu sizce de?

























Resimli Hikaye Saniyenin 1/250’sinde Üretilir 
Fotoğrafçı gerçeğin peşinde, gerçeği bulup, doğru zamanı yakalayarak hikayeyi, o an fotoğraf makinesine geçirmelidir. Çünkü fotoğraf, saniyenin 1/250’sinde üretilir. Bir saniyenin içinde 250 fotoğraf ”an”ı vardır. Sadece bir kez gerçekleşir ve bir daha asla tekrarlanmaz. Bu öyle hızlı gerçekleşir ki bir saniye fotoğraf üretmek için çok uzun bir zaman olur. Eğer çekim sırasında çok düşünürseniz doğru anı kaçırırsınız. Zaman akıp giderken, karşınıza çıkan “an’ı” kaydetmelisiniz.

Hikayemizi Eve Döndükten Sonra Tamamlayamayız
Kaydedilen “o an”, o anda tamamlanmalıdır. Çünkü hikayemizi eve döndükten sonra tamamlayamayız. Evet hikayemizi eve döndükten sonra ne fotoğraf makinesi, ne de dijital makine kullanıcılarının vazgeçilmezi olan fotoğraf işleme programları ile (photoshop v.b.) tamamlayamayız. Çünkü ne fotoğraf makinesi, ne de yardımcı programlar fotoğrafı çeken gibi düşünemez.

Doğru ve Güzel Fotoğraf
Doğru ve güzel fotoğrafı yakalamak sabır ve kararlılık ister. Doğru fotoğraf, bir anlam taşımalı, izleyicisine bir şeyler ifade etmelidir, yani izleyenin duygularını harekete geçirmelidir. Fotoğraf çekmeden önce, ona yeterince zaman ayırmak gerekir. Konunun içerisine girerek, iyi bir gözlem yapılmalıdır. Fakat çekim anında, fotoğrafı yakalamak için hızlı davranmalıyız. Çünkü fotoğraf süprizlerden oluşur. Çektiğiniz fotoğraf istediğiniz sonucu vermiyorsa, o konuya yeteri kadar yakın değilsiniz demektir. Böyle bir durumda ısrarcı olmamak gerekir ve fotoğrafın bir “an” olduğu unutulmamalıdır.

“fotoğraf çekmek, kişinin nefesini tuttuğu, bütün benliği ve yetenekleriyle kendini bir noktaya yoğunlaştırdığı gerçekle yüz yüze geldiği andır; görüntünün oluştuğu bu an, fotoğrafı çekene fiziksel ve entellektüel bir haz verir…” Henri-Cartier Bresson

Sinan Durdu