Yüzyılımızın çocukları fotoğraf ve sinema, kan hısımı sayılırlar. İki üç kuşak ötede ataları birleşir. 19.yüzyılda yaşayan J.M. Daguerre, 17. yüzyılda yaşayan Rahip Athanasius Kircher ve 16. yüzyılda yaşayan Leonardo Da Vinci her iki sanatın da gerçek atalarıdır. Bu nedenle soyadları da aynıdır. "Photographie" ve "Cinematographie"
Fotoğraf, geleneklerine daha bağlı olduğu için soyadını kullanmaya devam ediyor. Buna karşılık biraz "amerikanize" olan sinema, soyadını hiç kullanmıyor. Hatta sosyete hanımlarının adlarını kısaltıp "Fifi" oldukları dönemde kendini kısaca "Sine" diye tanıştırıyordu. Günümüzde bu iki kuzenin durumu, Korsika'lı düşman kardeşler'e benziyor. Hem çekişiyorlar, hem de tümüyle vazgeçemiyorlar birbirlerinden.
Yeni sanatların serüveni ile sömürge ülkeleri halklarının toplumsal ve ideolojik gelişmesi arasında büyük benzerlikler var. Başlangıçta batılı sömürgecilerin yarattığı ve tümüyle onlara benzemeye çalışan bir "yerli azınlık" görüyoruz bu ülkelerde. Ancak batıdan sömürü, baskı ve horgörme ile birlikte yeni düşünceler de geliyor. İkinci aşama da, "Ulusal Bağımsızlık Hareketi" güç kazanıyor. Bu kez Fanon'un "Lanetliler"inde belirttiği gibi sömürülen ülke halkı siyasal-kültürel bağımsızlık tutkusu ile yabancı olan herşeye karşı çıkıyor. Ulusal bilinç, "yabancı düşmanlığı" (Xenophobie) ve Şovenizm"le karıştırılıyor. Üçüncü aşama ise, bağımsızlık hareketini sosyalizm ile birlikte götürebilen ülkelerde, "enternasyonalizm"e yeni ve sağlıklı bir devrimci sıçrama ile ulaşılması, bir senteze varılmasıdır. Ülke bağımsızdır ama başka ülkelerden soyutlanmış değildir.
Halklar arasında eşit ve güçlü alışverişler, dayanışmalar, ortak savaşın platformları oluşur. Diyalektik bir süreçtir bu. Fotoğraf ve sinema sanatları için de böyle olmuştur. Başlangıçta öbür sanatlara benzemeye çalışan bu sanatlar, sonra bağımsızlıklarını ilan etmişler, kendi anlatım araçlarını, kendi kural ve kuramlarını geliştirmişlerdir.
Resme benzeyen öğeler fotoğraftan atılırken sinema kendini tiyatrodan, edebiyattan, operadan tümüyle kurtarmaya çalışmıştır.
Oysa bugün bu dönem çoktan, 1930'lardan, aşılmıştır. Gerçi geç intikal eden kimi sanatçı ve teorisyenler, hala ikinci dünya savaşını sürdüren Japon askerleri gibi kendi sanatlarını öbürlerinden kahramanca ayırma savaşındadırlar. Ama ne kurumsal ne de pratik dayanakları kalmamıştır. Bugün görüntü'ye, ses'e, söz'e, renk ve biçime dayanan sanatlar arasında inanılmaz ölçüde alışveriş vardır. Çünkü bu sanatlar, bağımsızlığını gerçekten kazanmış ülkeler gibi, kendilerinden emindirler. Kendilerini ille de kabul ettirme karmaşası içinde değildirler. Çünkü kabul edilmişlerdir. Şimdi yeni hedefler peşindedirler ve bu amaçla her sanatın tekniğinden anlatım gücünden, kendi lehlerine yararlanırlar.
Sinema ile fotoğraf arasındaki alışveriş teknik nedenlerden ötürü biraz tek yönlüdür. Hareket edemeyen fotoğraf, sinema'dan herhangi bir ölçüde yararlanacak durumda değil. Buna karşılık temelde aynı tekniği kullanan sinema'nın fotoğraf sanatı ile sayısız ilişkileri var.
Önce sinema'nın "apayrı bir sanat" olduğunu savunmak gereğini duyanlar için, onları yatıştıracak bir ilkeyi belirleyelim; Sinema hiç kuşkusuz yan yana getirilmiş "güzel fotoğraflar dizisi" değildir. Ama zaten fotoğraf sanatının kendisi de bugün "güzel fotoğraf" anlayışının çok ötelerindedir.
İlişki önce sanatçılarda görülüyor. Bunalım yıllarının Amerikan gerçeğini çarpıcı bir belgesellikle saptayan Paul Strand'ı ben büyük bir fotoğrafçı olarak tanırım, sinema meraklıları da sinemacı. Cunningham, Weston, Evans gibi büyüklerin çağdaşı olan Strand, "Alvarado İsyancıları", "Toprağı Yaran Pulluk" gibi filmleriyle sinemanın ölümsüzleri arasına girmiştir. Ülkemizde İlhan Arakon'u hangi sanattan sayacağız? Her iki alanda da usta işi yapıtlar vermiş olan Arakon, fotoğrafla sinemayı en iyi uzlaştırmış kişilerden biridir.
Bizde değil ama, bütün çok gelişmiş ülkelerde, kollektif bir sanat olan sinemanın yaratıcılarından birinin adı "Fotoğraf Direktörü"dür.
Önce sinema'nın "apayrı bir sanat" olduğunu savunmak gereğini duyanlar için, onları yatıştıracak bir ilkeyi belirleyelim; Sinema hiç kuşkusuz yan yana getirilmiş "güzel fotoğraflar dizisi" değildir. Ama zaten fotoğraf sanatının kendisi de bugün "güzel fotoğraf" anlayışının çok ötelerindedir.
İlişki önce sanatçılarda görülüyor. Bunalım yıllarının Amerikan gerçeğini çarpıcı bir belgesellikle saptayan Paul Strand'ı ben büyük bir fotoğrafçı olarak tanırım, sinema meraklıları da sinemacı. Cunningham, Weston, Evans gibi büyüklerin çağdaşı olan Strand, "Alvarado İsyancıları", "Toprağı Yaran Pulluk" gibi filmleriyle sinemanın ölümsüzleri arasına girmiştir. Ülkemizde İlhan Arakon'u hangi sanattan sayacağız? Her iki alanda da usta işi yapıtlar vermiş olan Arakon, fotoğrafla sinemayı en iyi uzlaştırmış kişilerden biridir.
Bizde değil ama, bütün çok gelişmiş ülkelerde, kollektif bir sanat olan sinemanın yaratıcılarından birinin adı "Fotoğraf Direktörü"dür.
Sinema, fotoğrafın teknik gelişimlerini büyük bir uysallıkla izler. Fotoğraf makinelerine ve emulsion'a laboratuvar işlemlerine getirilen her yeni teknoloji, sinemada yankılar bulur. Renkli film, aşırı duyarlı emulsion, teleobjektif, laboratuvar deformasyonları vs. sadece hatırlanması gereken örneklerdir.
Ama asıl yakınlık teorik-estetik plandadır. Eisentein 1930-40'larda "Film Form - Film Sense" te sinema fotoğrafının temel niteliklerini araştırırken fotoğraf sanatının kendisi için de önemli açıklamalar getirmiştir. Fotoğraf çerçevesinin düzenlenişinden doğan hareket, yatay, dikey, diagonal çizgilerin anlamları, tonların önemi, sağ ve sol köşe sorunları hiç kuşkusuz sinemanın olduğu kadar fotoğrafın da sorunlarıdır. Günümüzde gene önemli bir yazar, Raymond Durgnat aynı sorunlara eğiliyor, fotoğrafın temel eğilimleri ile sinemanınkileri birlikte inceliyor. Özellikle fotoğraf ve sinemada hacim, derinlik, mimari yapı sorunları Durgnat'ın araştırma konusu.
Sinemada fotoğraf, zaman zaman doğrudan, "fotoğraf yapıtı" olarak işe yarıyor. Birçok filmde (özellikle belgeselerde) kullanılan durak kareler doğrudan fotoğraf olayıdır. Eisenstein'ın "Bejin Çayırı" tümüyle fotoğraflardan meydana getirilmiş (zorunluluktan da olsa) bir başeserdir.
Günümüzde sinema, fotoğrafın ulaştığı yeni anlatım tekniklerini başarıyla kullanıyor. Deneysel, hatta klasik yapıdaki filmlerde solarizasyon, sertleştirme ve benzeri laboratuvar işlemlerinin kullanıldığını görüyoruz.
Sonuç olarak yineleyelim; Sinema, "güzel fotoğrafların yanyana getirilmesi" değildir. Ama fotoğraf sanatı da bugün "güzel fotoğraf" peşinde değildir. Kaldı ki sinema, "kötü fotoğrafların yanyana getirilmesi" hiç değildir. Öyleyse, sinema sanatının gelişmesi ile yakından ilgisi vardır. Yeter ki sanatçı, hangi tekniği niçin ve nerede kullancağını iyi bilsin...
Ama asıl yakınlık teorik-estetik plandadır. Eisentein 1930-40'larda "Film Form - Film Sense" te sinema fotoğrafının temel niteliklerini araştırırken fotoğraf sanatının kendisi için de önemli açıklamalar getirmiştir. Fotoğraf çerçevesinin düzenlenişinden doğan hareket, yatay, dikey, diagonal çizgilerin anlamları, tonların önemi, sağ ve sol köşe sorunları hiç kuşkusuz sinemanın olduğu kadar fotoğrafın da sorunlarıdır. Günümüzde gene önemli bir yazar, Raymond Durgnat aynı sorunlara eğiliyor, fotoğrafın temel eğilimleri ile sinemanınkileri birlikte inceliyor. Özellikle fotoğraf ve sinemada hacim, derinlik, mimari yapı sorunları Durgnat'ın araştırma konusu.
Sinemada fotoğraf, zaman zaman doğrudan, "fotoğraf yapıtı" olarak işe yarıyor. Birçok filmde (özellikle belgeselerde) kullanılan durak kareler doğrudan fotoğraf olayıdır. Eisenstein'ın "Bejin Çayırı" tümüyle fotoğraflardan meydana getirilmiş (zorunluluktan da olsa) bir başeserdir.
Günümüzde sinema, fotoğrafın ulaştığı yeni anlatım tekniklerini başarıyla kullanıyor. Deneysel, hatta klasik yapıdaki filmlerde solarizasyon, sertleştirme ve benzeri laboratuvar işlemlerinin kullanıldığını görüyoruz.
Sonuç olarak yineleyelim; Sinema, "güzel fotoğrafların yanyana getirilmesi" değildir. Ama fotoğraf sanatı da bugün "güzel fotoğraf" peşinde değildir. Kaldı ki sinema, "kötü fotoğrafların yanyana getirilmesi" hiç değildir. Öyleyse, sinema sanatının gelişmesi ile yakından ilgisi vardır. Yeter ki sanatçı, hangi tekniği niçin ve nerede kullancağını iyi bilsin...
Ky: Onat Kutlar, Y.F.Derg.,






